Şub 28 2010

Hukuk

Category: Genel,Haberler,Siyasetadmin @ 14:31

TELEVİZYONLARDA öfkeli konuşmalardan geçilmiyor. Duyunca çok anlamlı gelen isyanlar: “Ordu teslim edilmiş insanları bir yankesici gibi göz altına alıp sorgulamak neyin nesi?” Pekiyi ya kendisine ülke teslim edilmiş bir başbakanı (Adnan Menderes, Eylül 1961) bir at hırsızı gibi asmak; kendisine bir imparatorluk teslim edilmiş olan padişahı (Genç Osman, Mayıs 1622) hadım ve tecavüz edip boğmak neyin nesi? İkisini de üstelik o zamanın askerleri yapmış. Kurumlar birbirlerinin alanına tecavüz etmiş ve hukuk falan dinlememişler. Artık bu gidişe dur demek zamanı.

İnsanları eşitleyen iki şey var. Biri doğa; doğum ve ölüm karşısında herkes eşit. Bir de yasa; masumiyette ve suçta herkes eşit. Kim masumsa yasalar onu korur. Ama kim suçlu ise yasalar onu cezalandırır. Cezalandırmalı, yasanın ardında kim olduğu önemli değil. Eğer hakikaten hukuka saygı duyuyorsak böyle düşünmeliyiz ki devlet de keyfi değil, hukuk devleti olsun. Kendimizin uymadığı kuralları devletten nasıl bekleyebiliriz ki?

Yaklaşık sürücülerin yarısı ve yayaların dörtte biri trafik ışığı ihlali yapıyor. Kendilerinin ve başkalarının canını ve malını tehlikeye atıyor. En fazla bir dakikalık bir süre kazanmak için bir ömrü hiçe sayıyor. Bu zihniyette birinin hukuk talep etmesi mümkün mü? Trafik kurallarına uymayan bir toplumun hukuk devleti kurup yaşatabileceğini düşünüyor musunuz? İşte karşımızda böyle bir gerçeklik varken biz oturmuş hukuka saygı, yargı reformu, kuvvetler ayrılığı gibi önemli ama hiçbir zaman uymadığımız ve önemsemediğimiz olgular üzerinde çene yarıştırıyoruz.

KUVVETLER AYRI MI?

Alalım şu kuvvetler (yürütme-yasama-yargı) ayrılığı ilkesini bakalım bizde ne kadar geçerli? Siyasi Partiler Yasası’nda “demokrasinin asli unsuru” diye tanıtılan partiler tam bir dükalıktır. Parti başkanı delegeleri belirler; onlar başkanı seçerler. Parti başkanı milletvekili adaylarını belirler. Halk onun yaptığı listeye oy verir. Öyle yüksek bir seçim barajı vardır ki katılmada özgürlük, temsilde adalet yalandan ibarettir (bir önceki seçimde seçmenlerin yaklaşık %40’ı temsil edilememişti).

Böyle seçilen vekillerden oluşan Meclis’teki çoğunluk partisinin başkanı başbakan olur. Kabineyi o yapar; Meclis Başkanı’nı o seçtirir (yakın zamana kadar Cumhurbaşkanı’nı da o seçtiriyordu); YÖK, RTÜK gibi özerk olması gereken önemli kuruluşların üyelerini o belirler. Bu durumda yasama ile yürütme erkleri ayrı mı gerçekten?

Gelelim yargıya: 1924 Anayasası’nda hâkimlerin görevlendirilme ve yer değiştirme işlemlerini Adalet Bakanlığı yapıyordu. O zaman kuvvetler ayrılığı değil, birliği devrim hükümeti için esastı. 1960 darbesinden sonra Yüksek Hâkimler Kurulu oluşturuldu. 23 asil ve yedek üyenin 8’ini TBMM, 7’sini hâkimler, 8’ini Yargıtay seçiyordu. Kurulun üye sayısı 1971 darbesiyle 14’e indirildi ve tüm üyeler Yargıtay’ca seçildi. 1982 Anayasası ile “Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu” adını alan kurumun üye sayısı 7’ye indirildi. Şu anda görev yapan 10 bin kadar yargıç ve savcının atama, sicil ve görevlendirmelerini yapan HSYK’nın iki üyesi Adalet Bakanı ve müsteşarı, üç üyesi Yargıtay, iki üyesi de Danıştay üyesi. Kaderine hâkim oldukları yargı personelinin kurul üyelerinin seçiminde hiçbir etkisi yok. Yani hem yargı camiasında temsili değil hem bir kanadı yürütmeye bağlı. Üstelik kararları yargı üstü. Kısaca tüm sistem, kuvvetlerin birliği anlayışıyla kurulmuş ve çalışmış. Şimdi bir türlü ayrışamıyor.

KIRKAYAĞIN AYAKLARI

Başta tüm erklerin üyeleri aynı dünya görüşünü; aynı otoriter devletçi ve vesayetçi yönetim anlayışını paylaşıyordu. Bu birlikten kimsenin şikâyeti yoktu; hukukun üstünlüğü sözü bile duyulmuyordu. Savcılar kamuya değil, cumhuriyete (rejime) hizmet aşkıyla çalışıyorlar, yargıçlar aynı şevk ve amaçla karar oluşturuyorlardı. Şimdi yürütme ve yasama “başkalarının” eline geçti. Kuvvetler ayrılığı ve yargının bağımsızlığı kaçınılmaz oldu. Kırkayağın ayakları dolandı.

Etiketler: , ,

Yorum Yap