Bereketli, yeşil Gaia, Uranos’un yağmurlarıyla ıslanınca, Eros ortaya çıktı; yaratıcı aşkın ruhu. Eros, bir varlıktan çok, Gaia’nın ruhu olarak tanımlanır; yeryüzü ve gökyüzünü birlikte kılan bir güç.
Gaia ve Uranos’un kucaklaşmasıyla ilk varlıklar oluşmaya başladı. Gaia, Uranos’un kolları arasında mutlulukla kıpırdandığında, narin, yeşil, yumuşak tepeler oluştu ve Gaia bu tepelerden Titanları doğurdu; düşünme yeteneğine sahip ilk varlıkları. Titanlardan sonra Gaia, yüz kollu, dev canavarlar doğurdu. Babaları Uranos onları görür görmez nefret duydu, iğrendi ve toprağın içine geri itti. Gaia acıyla kıvranıyordu, bu kıvranmalardan yeryüzündeki büyük taşlık dağlar oluştu. Ancak Uranos, Gaia’ya eziyet etmekten vazgeçmiyordu.
Gaia, acı içinde ilk çocukları olan Titanlar’a seslendi. Babaları ve yarı kardeşleri olan Uranos’a karşı kendisiyle birlik olmalarını istedi. Ancak Titanların hemen hepsi Uranos’tan ölesiye korkuyorlardı; Gaia’nın yardım çağrısına karşılık vermediler. Ancak içlerinden biri, Cronus, annesine yardım edeceğini belirtti. Titanların en cesuru olan Cronus, annesine yardım edip babasını saf dışı bıraktıklarında Evren’in idaresinin kendisine geçeceğini sezinliyor olmalıydı.
Bunun üzerine Gaia, Cronus’un pençeye benzeyen güçlü elleri için demiri yarattı. Yerden biten bu demiri çakıl taşıyla biledi, bir orak haline getirdi ve Cronus’a verdi. “Bununla babanı hadım edeceksin!” dedi. Cronus orağı aldı, ve gece olduğunda uykuya çekilen babasının üzerine atıldı ve onu hadım etti. Böylece gökyüzü, sonsuza dek yeryüzünden ayrılmış oldu, artık dünyaya hükmedecek hükümdarların, toprağa ayak basmaları gerekecekti; gökyüzünden yeryüzüne hükmetmek olanaksızlaşmıştı.
Babasının erkeklik organını kesen Cronus, ardına bile bakmadan oradan uzaklaştı. Kesilmiş erkeklik organından toprağa damlayan kanlardan yeni varlıklar doğdu. İlkin, İntikam Tanrıçaları Erinysler doğdu. Bu tanrıçalar, birçok söylencede yer almış olan korkunç yaratıklardır. “Suçluları kovalayıp duran bir nevi mitolojik polistirler” diye anlatır onları bir yazar.
Uranos’un kesilmiş erkeklik organından damlayan ikinci kan damlalarından Gigantlar doğdular. Yeryüzü görünümündeki Gaia, gökyüzü görünümündeki Uranos, fiziksel özellikleri pek bilinmeyen ancak insan görünümünde olduklarını düşünülen Titanlar ve yüz kollu devlerden sonra; Gigantların dış görünüşleri pek garipti. İnsanlara benzer bir yapıları vardı ancak vücutlarının alt kısmında yılan biçimli bir kuyruk bulunuyordu. İki ayakları üzerinde duruyorlar ancak sürüngen özellikleri de gösteriyorlardı.
Organ uçtu ve sonunda suya düştü. Üzerinde bulunan spermler tuzlu deniz suyu ile birleşti ve bir köpük oluşturdu. Bu köpük Kıbrıs Kıyıları’nda karaya vurdu ve içinden güzeller güzeli Aşk Tanrıçası Aphrodite çıktı. Aphrodite, göğün kızıdır ve ilk tanrıçalardan biridir. Roman mitinde kendisine Venüs ismi verilmiştir; sabah ve akşam yıldızı olarak görünmüştür.
Uranos hadım edilip, kesik organından Erinysler, Gigantlar ve Aphrodite doğduktan sonra, Cronus tahta geçmiş oldu. Ancak Cronus’un babasından daha da zalim bir tanrı olacağını kimse bilemezdi. Yüz kollu dev kardeşlerini kurtaracağı yerde onları daha da derinlere, Tartaros’a itti.
Tartaros, Yeraltı Dünyası’nın en derin, en korkunç, en karanlık yeridir ve Homeros tarafından “Tartaros’un yeraltı dünyasına olan uzaklığı, dünyanın gökyüzüne uzaklığı kadardır.” diye tanımlanır. Oraya düşmek, bir varlığın başına gelebilecek en kötü şeydir.
Cronus, kendisine ayak bağı olacaklarını düşündüğü kardeşlerini Tartaros’a hapsettikten sonra keyfine baktı ve kardeşi Rhea’yı kendisine eş olarak aldı. Fakat hayal kırıklığına uğramış olan Gaia, Cronus’un ihanetine bir kehanetle yanıt verdi ve Cronus’un keyfini kaçırdı: “Babana yaptıklarının aynısını günün birinde çocuklarından biri de sana yapacak”.
Rhea, Cronus’a bir sürü çocuk doğurdu. Böylece eski Yunan Tanrıçaları ve Tanrıları birer birer ortaya çıktılar. Cronus, annesinin kehanetinden korkuyor, Rhea doğurdukça çocukları yutuyordu. Rhea, bu durumdan elbette hoşnut değildi ancak, günün birinde doğacak çocuğunu sever de kıyamaz, yutamaz umuduyla doğurmaya devam ediyordu. Ancak Cronus akıllanacağa benzemiyordu. Oysa Rhea’nın sabrı tükenmişti, yine hamileydi ve bu sefer doğacak çocuğunu Cronus’un midesine göndermeye hiç niyeti yoktu. Annesi Gaia’dan akıl aldı, ve onun öğüdüne uyarak çocuğunu dağlık bir yere gidip doğurdu ve oğlunu keçi sütü ile besledi. Sonra da onu Kuretler’e verdi.
Kuretler, o dağlık bölgede yaşayan küçük tanrıcıklardı, ama neden tanrıydılar, ne gibi tanrısal özelliklere sahiptiler bilinmemektedir. Kuretler, eğer Cronus oralara yaklaşacak olursa korkunç sesler çıkarıp bebeğin sesini duymamasını sağlayacaklarına söz verdiler. Sonra Rhea, yerden bir kaya parçası aldı, onu battaniyelere sardı ve yutması için Cronus’a sundu. Cronus’un gözü öylesine dönmüştü ki battaniyeyle beraber yuttu kayayı. Rhea’nın bir sonraki doğumuna kadar rahatlamıştı. Ancak Rhea bir daha doğurmadı.
Aradan yıllar geçti, Zeus büyüdü, genç ve kuvvetli bir tanrı oldu. Günün birinde Metis’e, Akıllı ve Bilge Peri’ye rastladı. Zeus, ona aşık oldu. Metis’e hayatını anlattı. Babasının çılgınlıklarından, yeraltına hapsedilmiş kardeşlerinden bahsetti. Metis, öğrendikleri karşısında kayıtsız kalamadı ve Zeus’a yardım etmeye karar verdi. Hemen büyülü bir iksir hazırladı ve babasına içirmesini tembihleyerek bunu Zeus’a verdi. Zeus, babasının sarayına saki olarak bir şekilde kendisini kabul ettirdi ve şarabına büyülü iksiri karıştırıp içirmeyi başardı. İksir hemen etkisini gösterdi, Cronus birer birer yuttuğu çocuklarını kusmaya başladı.
Çocukları, Cronus’un midesinden çıktıktan sonra babalarının karşısına dikildiler: Ocak ve Ev Düzeni Tanrıçası Hestia, kolunda bir demet başak ile tasvir edilen Bereket Tanrıçası Demeter, evliliğin koruyucusu Hera, Yeraltı Dünyası’nın tanrısı Hades ve Denizler Tanrısı olan Poseidon. Hepsi de Zeus’un önderliğinde babalarına karşı birleştiler ve şiddetli bir savaş başladı.
Zeus, Tartaros’tan yüz kolluları çıkardı. Onlar da kendilerini esaretten kurtaran Zeus’a minnettarlıklarını bildirmek için onun yanında savaştılar. Hatta Zeus’a şimşekli silahlar armağan ettiler. Böylece savaş, Zeus ve kardeşlerinin üstünlüğü ile sona erdi, Bu savaşın 10 yıl kadar sürdüğü söylenir. Cronus, Zeus ile anlaşmaya razı olmuş, iktidarı devredip Mutlular Adası’na, kader ve kısmete yön vermek üzere atanmıştır.
Cronus altedilince, Zeus önderliğinde yepyeni bir düzen kurulmuştur. Zeus, kendisini “Gökyüzü’nün ve Yeryüzü’nün Tanrısı”, Poseidon’u “Denizlerin ve Irmakların Tanrısı”, Hades’i “Yeraltı Dünyası’nın Tanrısı” ilan edip, zirvesi devamlı bulutlarla kaplı olan Olympos Dağı’na yerleşti. Kendisine karşı gelen Titanlar’ı Tartaros’a kapatarak cezalandırdı. Ancak birer Titan oldukları halde kendisine başkaldırmayan Prometheus ve Epimetheus kardeşleri “İnsanın Yaratılışı” nda görevlendirdi. Savaşta diğer Titanlar’ın başında bulunan Atlas ise en büyük cezayı, Yerküre’yi omuzlarında taşıma cezasını aldı.
]]>Çanakkale savaşları 3 Kasım 1914’te İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin Ertuğrul,Seddülbahir,Kumkale ve Orhaniye tabyalarını bombalamaları ile Osmanlı Devletine resmen savaş ilan edilmeden başlamıştır. İngiltere ve Fransa’nın resmen savaş ilan etmeleri 5Kasım1914’te olmuştur. Böylece 1. Dünya savaşının en önemli ve en kanlı savaş cephesi açılmıştır.
Çanakkale cephesinin açılmasına sebep olan nedenler şunlar olmuştur:
Türkiye’nin Süveyş Kanalı ve dolayısıyla Hint denizi yolu üzerindeki baskılarına son vermek,savaşa katılmakta tereddüt eden Bulgaristan’ı Almanya’ya kaptırmadan İtilaf Devletleri yanında savaşa sokmak,İstanbul’u ele geçirerek Müslüman dünyasını etki altına sokmak ve halifenin ilan ettiği Cihad Hareketini etkisiz hale getirerek İslam dünyasını çökertmek,Almanların 1915 baharında yapacağını hesapladıkları Büyük Taarruz için bu devletin dikkatini Çanakkale’ye çekerek Avrupa Cephesinden buraya kuvvet kaydırmalarını sağlamak ve Çanakkale ve İstanbul Boğazını geçerek zor durumda olan Rusya’ya yardım etmek amacını taşıyorlardı.
Vatanı, namusu, dini için İmparatorluğunun dört bir yanından (Trablusgarp, Cezayir, Şam, Kudüs; Üsküp, Işkodra, Selanik, Silstre)gelen kahramanlarımız Çanakkale’de göğüs göğüse burun buruna çarpışmışlardır. Anadolu’da ortalama her üç evden biri Çanakkale savaşlarına katılmıştır.
Çanakkale savaşlarından ilki olan Deniz harekatı 19 şubat 1915’te başlayıp 27 gün sürmüştür. Deniz Harekatında büyük kayıplar veren işgal kuvvetleri boğazı geçemeyeceklerini anlayarak 25 Nisan 1915’ten itibaren Gelibolu yarımadasında Kara harekatını başlatmışlardır. 260 gün süren bu saldırılarda da başarısız olmuşlar ve büyük kayıplar vererek Çanakkale’yi terk etmek zorunda kalmışlardır. [2]
Çanakkale savaşlarına İtilaf devletleri önceleri küçük çapta kuvvet göndermişler fakat bunların çok yetersiz olduğunu anlayınca bu sayı 500. 000’e kadar çıkmıştır. 400. 000bin İngiliz,79. 000 Fransız askeri bu savaşa katılmıştır. Bu savaşlarda İngilizlerin kaybı 115. 000 ölü,yaralı ve kayıp,90. 000memlektine gönderilen hasta. Fransızlar ise 47. 000 kayıp vermişlerdir. Türklerin kaybı ise;şehit,yaralı,ve hasta olmak üzere toplam olarak yaklaşık252. 300 ü bulmuştur.
Gerçektende 8,5 ay süren Çanakkale Kara savaşları daracık toprak parçası üzerinde ve kötü arazi koşullarında burun buruna göğüs göğüse çok zor koşullarda başlamış ve devam etmiştir. Bu sebeple çok kanlı ve kıyıcı sahneler yaşanmıştır. Türklerin bu kadar kayıp vermelerinin sebebi,düşman donanmasının gece gündüz hiç eksilmeyen o korkunç bombardımanının büyük rolü olmuştur.
Çanakkale zaferi Türk ve dünya Tarihinde önemli sonuçlar doğurmuştur. Çanakkale de dünya imparatorluğuna soyunmuş yeryüzünü tek elden yönetmek amacıyla yola çıkmış İngiliz Krallığını büyümesi durdu. Üzerinde güneş batmayan İmparatorluğun bir süre sonra üzerindeki güneş batar hale geldi. Türklerin dünya hakimiyetinde hala varolduğunu ve büyük bir millet olduğunu dünya bir kez daha anlamıştır. En önemlisi Avrupa’nın şark meselesi projesi Çanakkale Zaferi sebebiyle yok olmuştur.
Çanakkale Zaferi bu tarihten sonra bağımsızlık mücadelesi veren ülkelerin bağımsızlık güneşi olmuştur.
]]>M.Ö. 7.-3. yüzyıllar arasında Karadeniz’le Hazar’ın kuzeyinde ve Kuzeydoğusunda yaşayan Sakaların önemli bir bölüğü ve yöneticileri de büyük ihtimalle Türktü. M.Ö. 6. yüzyılda yaşamış olan Sakaların kadın hükümdarının adı Yunan kaynaklarında Tomiris olarak geçer. Bu kelime Türkçe Temir (demir) olsa gerektir.
Dîvânü Lûgati’t-Türk’te anlatıldığına göre İskender’in Türkistan seferi sırasında (M.Ö. 330′lar) Türklerin bir kısmı, hükümdarları Şu yönetiminde Hocent civarında, yani Seyhun’un yukarı havzalarında idiler. İskender’in gelişiyle Şu ve idaresindeki Türkler Altaylara çekildiler; Oğuzlar ise Hocent civarında kaldılar.
Çin kaynaklarındaki ilk bilgilere göre Türkler Çin’in kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı. M.Ö. 220′lerde ortaya çıkan Tuman (Teoman) Yabgu ve M.Ö. 209′da hükümdar olan oğlu Motun (Mete) Yabgu, Hunların büyük hükümdarları idiler ve merkezleri bugünkü Moğolistanda bulunan Orhun vadisinde idi. Hunlardan sonra da Topalar, Avarlar, Göktürkler, Uygurlar dönemlerinde, M.S. 840′a kadar Türklerin merkezi Orhun vadisinde olmuştur. M.Ö. 220 – M.S. 840 arasındaki 1000 küsur yıllık dönemde Türkler kudretli zamanlarında Okyanus kıyılarından Hazar’a, hatta bazen Karadeniz’in kuzeyine kadar uzanan topraklara hükmediyorlardı. Türklerden bir bölüğü M.S. 370′lerde İdil’i geçmiş ve Kafkaslarla Karadeniz’in kuzeyine ulaşmıştı. Batı Hunları, Bulgarlar, Avarlar, Peçenekler ve Kıpçaklar 370′ten başlayarak yüzyıllar boyunca Doğu Avrupa ve Balkanları yönetimleri altında bulundurmuşlardır.
Asya ve Avrupa Hunlarına ait herhangi bir Türkçe metin elimizde bulunmamaktadır. Ancak Çin ve Bizans kaynaklarına geçen bazı özel adlar ve kelimeler onlara ait Türkçe veriler olarak kabul edilmektedir. Çin kaynaklarında geçen tehri, kut, yabgu, ordu, temir gibi sözlerin Çinceleşmiş biçimleri, milât yıllarına ait Türkçe verilerdir. Attilâ’nın babasının adı olan Muncuk (Boncuk) ve oğullarının adları Dehizik, İrnek, İlek Türkçeyle açıklanabilmektedir. 6.-9. yüzyıllardaki Tuna Bulgarlarından yıl ve ay adları ile birkaç kelimelik bazı küçük metinler kalmıştır. Yıllar hayvan adlarıyla adlandırıldığı için yıl adları aynı zamanda çeşitli hayvanların adlarını gösteriyordu. Aylar sıra sayılarıyla ifade edildiği için Bulgar Türkçesindeki sayıların adlarını da böylece öğrenmiş oluyorduk.
Moğolistan’da bulunmuş olan 6 satırlık Çoyr yazıtı tarihi bilinen en eski metindir. İlteriş Kağan’a katılan bir askeri anlatan metin 687-692 arasında yazılmış olmalıdır. Orhun anıtları olarak bilinen İşbara Tamgan Tarkan (Ongin), Köl İç Çor (İhe-Huşotu), Tonyukuk, Köl Tigin, Bilge Kağan anıtları 719-735 yılları arasında yazılmışlardır. Uygurların ikinci kağanı Moyun Çor Kağan’a ait Taryat, Tes ve Şine-Usu anıtları 753-760 arasında dikilmiştir. Moğolistan’da, Yenisey vadisinde, Kazakistan’da, Talas’ta (Kırgızistan), Kuzey Kafkasya’da, İdil-Ural bölgesinde, Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Polonya’da Göktürk harfleriyle yazılmış daha yüzlerce yazıt bulunmuştur. Bu küçük yazıtların 7.-10. yüzyıllar arasında yazıldığı tahmin edilmektedir. Demek ki bu yüzyıllarda Doğu Avrupa ve Balkanlardan, hatta Macaristan’dan Güney Sibirya’ya ve Moğolistan içlerine kadar uzanan sahada Türkçe, Göktürk harfleriyle yazılan bir yazılı dil olarak kullanılmaktaydı.
9. yüzyıldan itibaren Türkçenin yazılı ürünlerini daha güneyde, Tarım havzasında da görmeye başlıyoruz. 840′ta Tarım havzasında ve Gansu bölgesinde devletler kuran Uygurlar; Göktürk, Uygur, Soğdak ve Brahmi alfabeleriyle kâğıt üzerine yüzlerce eser yazdılar, yüzlerce belge bıraktılar. Hatta bunların bir kısmı yazma değil, basma eserlerdi. Uygur yazılı eserleri, Gansu bölgesinde 17. yüzyıla kadar devam etmiştir.
11. yüzyılda Kâşgar ve Balasagun çevresi de bir Türk kültür çevresi olarak ortaya çıkar. 1069 tarihli Kutadgu Bilig Balasagun’da yazılmaya başlanmış, Kâşgar’da Karahanlı hükümdarına sunulmuştur. 1070′lerde Bağdat’ta kaleme alınan Dîvânü Lûgati’t-Türk de aslında Kâşgar muhitinin eseridir. Türkler 10. yüzyılda Müslüman oldukları hâlde 11. yüzyılda Arap yazısı henüz Türklerin yazısı hâline gelmemişti. Kâşgarlı Mahmud 1070′lerde Türk yazısının Uygur yazısı olduğunu kesin şekilde kaydeder.
Kâşgarlı Mahmud Türklerin 20 boy olduğunu yazar ve onları batıdan doğuya doğru şöyle sıralar: 1. Beçenek, 2. Kıfçak, 3. Oğuz, 4. Yemek, 5. Başgırt, 6. Basmıl, 7. Kay, 8. Yabaku, 9.Tatar, 10. Kırkız, 11. Çigil, 12. Tohsı, 13. Yağma, 14. Uğrak, 15. Çaruk, 16. Çomul, 17. Uygur, 18. Tangut, 19. Hıtay. Listedeki Hıtay’ı Kâşgarlı’nın ifadesiyle “Çin ülkesi” olarak ayırmak gerekir. Bu sıralamadan az sonra Kâşgarlı Beçeneklerle Kıfçaklar arasına Suvarlarla Bulgarları yerleştirir. Kâşgarlı’nın iki dilli oldukları için dillerini bozuk saydığı Soğdak, Kençek, Argu ve Tangutlardan Arguları da Türk boyları arasında saymalıyız. Demek ki 11. yüzyılda Balkanlardaki Bizans sınırından Çin ve Moğalistan içlerine kadar Türkçe konuşuluyordu.
13. yüzyılda Türk yazı dilinin merkezîleştiği bölge Aral’ın güneyindeki Harezm bölgesidir. 13.-14. yüzyıllarda Altınordu’nun merkezi olan Hazar’ın kuzey kıyısındaki Saray’dan hatta daha batıdaki Kırım’dan Tarım havzasının doğusundaki Gansu’ya kadar Türk yazı dili kesintisiz olarak kullanılıyordu. Tarım havzasıyla Gansu’da kullanılan dile Türkoloji literatüründe Uygur Türkçesi, Altınordu ve Türkistan sahasında kullanılan dile ise Harezm Türkçesi denmektedir. Ancak ikisi arasında ses ve gramer yönünden hemen hemen hiç fark yoktur. Yazıları ise farklıdır. Birincisi Uygur, ikincisi Arap yazısını kullanır.
13. ve 14. yüzyıllarda Türk yazı dili, bu ana sahadan başka üç coğrafyada daha kullanılıyordu. Bunlardan biri Yukarı İdil (bugünkü Tataristan) sahasıdır. Burada bulunan mezar kitabelerinin dili İdil Bulgarcası idi. İkincisi Mısır ve kısmen Suriye idi. Buradaki yazı dili Harezm Türkçesine çok yakındı ve Kıpçak Türkçesi adını taşıyordu. Üçüncü saha Azerbaycan ve Anadolu sahasıydı. 13. yüzyılda bu alanda Oğuz ağzına dayanan yeni bir yazı dili doğmuştu. Bu yazı dili Balkanlara doğru sahasını genişleterek kesintisiz şekilde bugüne dek sürmüştür. Sadece mezar kitabelerinde gördüğümüz İdil Bulgarcası 14. asırdan sonra yerini Kıpçakçaya bırakır. Mısır ve Suriye’de ise 15. yüzyıldan sonra Kıpçak Türkçesi kullanılmaz olur.
Karadeniz, Kafkaslar, Hazar denizi ve İran, Kuzey-Doğu Türkçesi ile Batı Türkçesini ayıran tabiî sınırlardır. 11. yüzyıldan itibaren Oğuzlar İran’ı aşarak Azerbaycan ve Anadolu’ya gelmişler ve Batı Türklüğünü oluşturmuşlardır. Batı Türklüğü 14. yüzyılda Balkanlara taşmış, daha sonra Macaristan sınırına dayanmıştır. Bugünkü Irak ve Suriye’nin kuzey bölgeleri de Batı Türklerinin 11. yüzyıldan itibaren yerleştikleri yerlerdi ve buralardaki nüfus Anadolu Türklüğünün tabiî uzantısıydı. Öte yandan Kuzey Afrika ve Arap ülkelerine de önemli miktarda Osmanlı Türkü yerleşmişti. Bütün bu sahalarda Batı Türkçesi ortak bir yazı dili olarak kullanılmıştır. 13. ve 14. yüzyıllarda Anadolu ve Azerbaycan’da yazılan eserleri, yazı dili olarak birbirinden ayırmak kolay değildir. Bu asırlarda yazı dili henüz standartlaşmamıştır; esasen Azerbaycan, Anadolu ve Balkanlarda henüz siyasî birlik de yoktur; bölgede çeşitli Türk beylik ve devletleri hüküm sürmektedir. 15. yüzyılda Osmanlılar güçlenerek birliği kurmaya yönelirler ve yeni oluşmaya başlayan İstanbul ağzı esasında Osmanlı Türkçesi standart hâle gelir. 16. yüzyılda Doğu ve Güney-Doğu Anadolu ile birlikte Suriye ve Irak da Osmanlı topraklarına dahil olur; böylece bu bölgeler de Osmanlı Türkçesi alanı içine girerler. Kuzey ve Güney Azerbaycan, İran’la birlikte bir başka Türk devletinin, Safevîlerin yönetiminde kalır. Ancak yine de 16. asırda Azerbaycan ve Osmanlı yazı dillerinin kesin şekilde ayrıldığını söylemek doğru değildir. Hatayî ve Fuzulî her iki çevrenin de şairidir. 17. yüzyıldan sonra iki yazı dilinin ayrıldığını söylemek mümkündür; ancak aralarındaki fark yok denecek kadar azdır.
Kuzey ve doğu Türklerinde Harezm Türkçesinin devamı niteliğindeki Çağatay Türkçesi tek ve ortak yazı dili olarak 15. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar sürdü. Bunun bir tek istisnası vardı: Kırım Hanlığı. Osmanlı idaresinde bulunduğu için Kırım Hanlığında kullanılan yazı dili Osmanlı Türkçesi idi.
13. yüzyıldan itibaren iki ayrı yazı dili hâlinde gelişen Doğu ve Batı Türkçeleri sürekli olarak birbirleriyle temasta olmuşlardır. Çağatay sahası eserleri, özellikle Nevayî Osmanlı ve Azerbaycan Türklerince hep okunmuştur. Buna karşılık Osmanlı eserleri de özellikle İdil-Ural bölgesinde sürekli okunmuştur. Osmanlı ve Azerbaycan sahasında Nevayî’ye Çağatayca olarak nazireler yazılmış ve bu 19. yüzyıla kadar sürmüştür.
1552′de Kazan’ın düşmesiyle başlayan Rus yayılması 1885′te Batı Türkistan’ın işgaliyle tamamlanmıştır. Doğu Türkistan 1760′larda Çin işgaline uğramıştı. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde bağımsız olan Türkler sadece Osmanlı Türkleriydi.
19. yüzyılın ortalarında Türk yazı dilleri için yeni bir süreç başlar. Kazan Üniversitesinde hocalık yapan müsteşrik ve papaz İlminski, her Türk boyunun konuşma dilinin ayrı bir yazı dili hâline gelmesi gerektiği görüşünü ortaya koyar ve bunun için çalışmaya başlar. Özellikle Tatar aydınlarıyla Kazan’da okuyan Kazak aydınları üzerinde etkili olur. Bu iki Türk boyunun bazı yazar ve şairleri, ortak olan Çağatay yazı dili yerine kendi konuşma dillerini yazı dili hâline getirmeye çalışırlar. Yüzyılın sonlarına doğru Tatar ve Kazak yazı dillerinin ilk eserleri verilmeye başlar. İlminski’ye karşılık Gaspıralı İsmail, 1884′te Bahçesaray’da (Kırım) çıkarmaya başladığı Tercüman gazetesi ve Türk dünyasının her tarafında açtırdığı usûl-i cedit okulları vasıtasıyla ortak yazı dilini savunur; bütün Türk dünyasının sadeleştirilmiş İstanbul Türkçesinde birleştirilmesini ister. Rusya’da Meşrutiyetin ilân edildiği 1905 yılından itibaren Kırım, İdil-Ural, Azerbaycan ve Türkistan bölgelerinde Türk yazı dili konusu sıkı bir şekilde tartışılır. Gaspıralı İsmail’in tesirinde kalan Türk aydınları yazı dilinde birlik fikrini savunurlar ve buna uygun eserler verirler. İlminski’nin fikirleri ise başka müsteşrikler ve Çarlık memurları tarafından yayılmaya çalışılır. İlminski gibi bir papaz ve müsteşrik olan Nikolay Ostroumov 1870′ten 1918′e kadar Türkistan Vilâyetinin Gazeti’ni çıkararak bu gazete vasıtasıyla İrancalaşmış Özbek ağızlarını yazı dili hâline getirmeye çalışır. 1888-1902 arasında çıkarılan Dala Vilâyeti gazetesi Kazakçayı, 1905-1908 arasında çıkarılan Mecmûa-yı Mâverâyı Bahr-ı Hazar Türkmenceyi yazı dili yapmaya uğraşır. Her üç gazete de Çar idaresince çıkarılmaktadır. Yüzyılın başındaki bu tartışma ve uygulamalar kaynaklara ulaşmanın zorluğu yüzünden bugüne kadar ciddî şekilde araştırılmış değildir. Ancak 1917′deki Bolşevik ihtilâlinden sonra serbest tartışma ortamı yok edilmiş, İlminski ve Ostroumov’un fikirleri zorla uygulanarak her Türk boyunun konuşma dili ayrı yazı dili hâline getirilmiştir. Bu süreç Sovyetler Birliği’nde 1930′larda tamamlanmıştır. Çin idaresindeki Doğu Türkistan’da ise Uygurca, Çağatay yazı dilinin devamı olarak sürerken 1949′daki komünist idareden sonra mahallîleştirilmiştir. Alfabe değişiklikleriyle bu süreç hızlandırılmış, her Türk yazı dili için ayrı alfabeler oluşturularak farklılık artırılmaya çalışılmıştır. Bütün bu çalışmalar sonunda bugün 20 Türk yazı dili ortaya çıkmış bulunmaktadır: 1) Türkiye Türkçesi, 2) Gagavuz Türkçesi, 3) Azerbaycan Türkçesi, 4) Türkmen Türkçesi, 5) Kırım Tatar Türkçesi, 6) Karaçay-Malkar Türkçesi, 7) Nogay Türkçesi,
Kumuk Türkçesi, 9) Kazan Tatar Türkçesi, 10) Başkurt Türkçesi, 11) Kazak Türkçesi, 12) Karakalpak Türkçesi, 13) Kırgız Türkçesi, 14) Özbek Türkçesi, 15) Uygur Türkçesi, 16) Altay Türkçesi, 17) Hakas Türkçesi, 18) Tuva Türkçesi, 19) Saha (Yakut) Türkçesi, 20) Çuvaş Türkçesi. Rusya bugün dahi yeni yazı dilleri oluşturma fikrini bırakmış değildir. Tataristan Cumhuriyeti dışında kalan Batı Sibirya Tatarları ile Güney Sibirya’daki Şorların ağızları bazı fonlar ve yardımlar yoluyla yazı dili hâline getirilmeye çalışılmaktadır.
Türk dünyasında 1990′dan beri yeni bir süreç başlamıştır. Beş Türk cumhuriyeti bağımsız olmuş, diğerleri de daha serbest hareket edebilme imkânlarına kavuşmuştur. Şimdi artık kendi kültür politikalarını kendileri tayin edecek duruma gelmişlerdir. Nitekim bunun etkisi de kısa zamanda görülmeye başlanmıştır. 1991 Aralığında Azerbaycan, 1993 Nisanında Türkmenistan, 1993 Eylülünde Özbekistan, 1994 Şubatında Karakalpakistan Lâtin alfabesine geçme kararı almışlardır. Bu ülkelerde yeni alfabeye geçiş kademeli olarak uygulamaya konmuştur. Öte yandan Kırım Türkleri ile Gagavuzlar da Lâtin alfabesine geçerek bazı süreli yayınlarını yeni alfabeyle basmaya başlamışlardır.
“Dil dışı şartlar” dediğimiz siyasî, iktisadî ve kültürel ilişkiler de Türk yazı dilleri arasında yeni etkileşim ve oluşumlara yol açmaya başlamıştır. Türkiye’de Türk cumhuriyetlerinin edebiyatlarına ait bazı parçalar lise edebiyat kitaplarına konmuştur. Türk Ocakları, Kültür Bakanlığı, TÖMER gibi kuruluşlarca Türk lehçelerini öğreten kurslar açılmıştır. Nihayet dört üniversitede (Ankara, Gazi, Muğla, Atatürk) Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları bölümleri açılmıştır. Pek çok Türkiyeli genç Türk cumhuriyetlerinde öğrenim görmektedir. Sayıları az da olsa sosyal bilim dallarındaki bazı genç araştırıcılar Türk toplulukları arasında araştırmalar yapmaya başlamışlardır. Avrasya televizyonunun bazı genç yapımcıları da Türk dünyasına sık sık giderek yeni yapımlara imzalarını atmaktadırlar. Siyasî, iktisadî, ilmî ve kültürel heyetler de sık sık bu dünyaya yolculuk etmektedir. Türk cumhuriyet ve topluluklarında uzun süreli kalan iş adamları ve görevliler de az değildir. Bütün bu teşebbüs ve ilişkiler Türk lehçelerinin Türkiyeli aydınlar ve gençler tarafından öğrenilmesine yol açmaktadır.
Türkiye Türkçesinin diğer Türklerce öğrenilmesi ise çok daha büyük ölçülerde karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de öğrenim görerek bizim lehçemizi öğrenen öğrencilerin sayısı 10.000′i geçmiştir. İktisadî, kültürel veya ilmî sebeplerle Türkiye’ye gelip kısa veya uzun süreli ülkemizde kalan ve Türkiye Türkçesiyle bizlerle anlaşabilen pek çok insan vardır. Öte yandan Türk cumhuriyet ve topluluklarında pek çok okul açılmıştır ve bu okullarda on binlerce öğrenci okumakta, Türkiye Türkçesini öğrenmektedir. Doğrudan doğruya Türk televizyonlarını izleyebilen Azerbaycan veya Avrasya yayınlarına bakan Türkistan cumhuriyetleri bu kanalla da Türkiye Türkçesine aşina olmaktadır.
Bütün bu temas ve faaliyetlerin sonuçlarını önümüzdeki yıllarda görebiliriz. Türk televizyonlarını izleyen Azerbaycanlı çocuklar daha şimdiden Türkiye Türkçesindeki farklı kelimeleri tanımaya ve hatta kullanmaya başlamışlardır. Samaylot yerine uçak kelimesi pek çok Türk topluluğuna ulaşmıştır. Türkiye Türkleri de artık orun (yer), kıyın (zor), çalar (nüans), kayıtmak (geri dönmek), aylanmak (çevresinde dönmek), uçraşmak (karşılaşmak), tapmak (bulmak) gibi kelimeleri tanımaya başlamalıdırlar.
Eski Sovyetler dışındaki Türk dünyası ile ilişkilerimiz de artmıştır. Batı Trakya, Bulgaristan, Makedonya, Yugoslavya, Romanya gibi Balkan ülkelerinde yaşayan Türklerle artık daha sık temas hâlindeyiz. Balkanlardan gelen pek çok Türk genci de Türk üniversitelerinde okumaktadırlar. Bu ülkelerin çoğunda ilk ve orta dereceli okullarda Türkçe öğretim yapılmakta, Türkçe gazete ve dergiler çıkarılmaktadır. Hemen hemen hepsinden Türk televizyonları izlenmektedir. İran’da da Azerbaycan Türkçesiyle (Arap harfleriyle) dergi ve kitaplar yayımlanmakta, belirli saatlere mahsus olarak radyo ve televizyon yayınları yapılmaktadır. İran’da artık Türkçe eğitim talepleri başlamıştır. Irak’ta, 36. paralelin kuzeyinde birkaç yıldan beridir Türkçe öğretim yapılmaya başlanmıştır; Türkçe gazete ve televizyon yayınları yapılmaktadır.
Türk dili yarın nasıl olacaktır? Yukarıda sayılan gelişmeler elbette Türk dilinin yarınını büyük ölçüde belirleyecektir. 20 yıl sonra Türkiye Türkçesi, Türk dünyasındaki pek çok aydın tarafından bilinen ve Türkler arası plâtformlarda kullanılan bir iletişim dili olacaktır. Bu süre içinde Birleşmiş Milletlerce kabul edilmiş olması da muhtemeldir. Türk dünyasının bazı genç aydınları az da olsa makale, şiir, hikâye ve kitaplarını Türkiye Türkçesiyle yazmaya başlayacaklardır. Onların, bizim yazı dilimizle yazdıkları eserlerde kendi lehçelerine ait bazı kelimeler, hatta fonetik ve morfolojik özellikler bulunabilecektir. Böylece bizler de o lehçelerden küçük tatlar almaya başlayacağız. Şüphesiz Türkiye Türklerinden yetişmiş bazı şair ve yazarlar da eserlerine Türk lehçelerinden kelimeler ve bazı özellikler serpiştireceklerdir. Bu hem Türkiye Türkçesinin kendi kaynaklarından beslenerek zenginleşmesine, hem de yeni tatlarla çeşitlenmesine yol açacaktır. Böylece 4000 yıl önce Sümer kaynaklarında görülen agar (ağır), di- (demek), dingir (tenri-tanrı), dug- (dökmek), men (ben), zae (sen), zag (sağ), gişig (eşik-kapı) gibi kelimeler önümüzdeki bin yıllarda sonsuzluğa doğru yollarına devam edeceklerdir.
]]>Yüzlerce yıllık mehter geleneği Anadolu’nun birçok bölgesinde olduğu gibi Çorum Belediyesi Mehter Takımıyla yaşatılarak geleceğe aktarılıyor. Uzun yıllardır Mehterbaşı olarak görev yapan Çorum Belediyesi Zabıta Müdürlüğü Komiser Yardımcısı Mehterbaşı Selahattin Delice, 30 kişinin yer aldığı mehter takımına seçilen kişilerin nota ve makam bilgisi olmasına özen gösterdiklerini belirtti. Delice, mehter takımının uzun yılların birikimini taşıdığını, bu nedenle çok önemli olduğunu dile getirdi.
“RAHİMALLAH VE KERİMALLAH” YÜRÜYÜŞÜ
Mehter takımı olarak kendilerini en çok rahatsız eden konulardan birinin “Mehter adımı”nın yanlış anlaşılması olduğunu ifade eden Delice, mehter geleneğinde “iki ileri, bir geri” diye bir adımın olmadığını ileri sürdü. Delice, Mehter takımı yürüyüşünü “Yürüyüşlere daima ‘besmele’ ve sağ ayakla başlanır. Yürüyüş yapılırken her üç adımda sağa ve sola dönülüp selam verilir. Bu mehter takımının sağa ve sola ‘Rahimallah ve Kerimallah’ manasına gelen selamlama yürüyüşüdür. Yürüyüşlerde geri adım atılmaz, daima ileri gidilir” şeklinde tanımladı.
Mehter takımında tab (davul), kös, nakkare, zil, trompet ve zurnanın yer aldığını anlatan Delice, mehter takımı enstrümanlarının “kaç katlı” olduklarına göre değiştiğini söyledi. Belediyenin mehter takımının üç katlı olduğunu ifade eden Delice, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Mehteran Bölüğü’nün ise dokuz katlı olduğunu ve Türkiye’nin en büyük mehteran bölüğü unvanına sahip olduğunu kaydetti.
Delice, repertuvarlarında 20’nin üzerinde eserin yer aldığını ve bunların arasında Türk halk ve sanat müziği eserlerinin de olduğunu sözlerine ekledi.
Tarihi mekanlarda çıplak insanların toplu fotoğraflarını çekmekle ün yapan ABD’li fotoğrafçı Spencer Tunick bu defa mekan olarak İngiltere’de bir parkı seçti.
İngiltere’nin kuzey kenti Salford’da fotoğraf çekmek için Peel Parkı’nı seçen Tunick’in çalışmasına bin kişi katıldı. Tunick’in çalışmasına çocuk, yaşlı, genç, kadın, erkek, her yaş grubundan bin kişi katıldı.
]]>Yörükoğlu’nun cenazesi yakınları ve sevenleri tarafından Bodrum Devlet Hastanesi morgundan alınarak, Bodrum Belediye Meydanı’ndaki Adliye Camisi’ne getirildi.
Burada düzenlenen cenaze törenine, Moğollar Grubu’nun üyeleri, Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon, sanatçılar Cahit Berkay, Fatih Erkoç, Edip Akbayram, Bülent Ortaçgil, Nejat Yavaşoğulları, Suavi, Tolga Çandar, Erkan Güleryüz, Hayko Cepkin ve yakınları ile sevenleri katıldı.
Törende, Yörükoğlunun yakınlarına üzerinde sanatçının isminin ve fotoğrafının bulunduğu tişörtler dağıtıldı. Yörükoğlu’nun sanat yaşamını anlatan fotoğrafları da törene katılanlara dağıltıldı.
Törene İstanbul’dan katılan Barış Manço Derneği Üyeleri ise yanlarında taşıdıkları Barış Manço kuklasıyla dikkat çektiler. Belediye Başkanı Kocadon, törene katılanlara başsağlığı diledi.
Sanatçı Cahit Berkay törende gazetecilere yaptığı açıklamada, Yörükoğlu’nun 45 yıldır arkadaşı olduğunu anlatarak, ”Kendisi çok zor günler yaşıyordu. Bu anlamda kurtuldu mu diye teselli bulmaya çalışıyorum ama olmuyor. Benim 45 senelik arkadaşım. 45 sene beraber çaldık. Çok üzgünüm” dedi.
Edip Akbayram ise Yörükoğlu’nun herkesin çok sevdiği bir müzisyen olduğuna işaret ederek, ”Bunun yanında çok iyi bir insandı. Türkiye’de grup müziğinin başlangıcına ön ayak olması, genç sanatçılara örnek olması açısından çok önemli birisiydi. Ülkemiz sanatçılarının başı sağ olsun çok güzel bir insanı kaybettik. Bunun üzüntüsünü yaşıyoruz toprağı bol olsun” diye konuştu.
İkindi namazının ardından kılınan namazın ardından Yörükoğlu’nun cenazesi Kızılağaç köyünde toprağa verildi. Mezarlıktaki törene Kızılağaç köylüleri de katıldı.
Kızılağaç köyünde yaşayan ve bir süredir akciğer kanseri hastalığı nedeniyle tedavi gören 65 yaşındaki Yörükoğlu 23 Nisanda hayatını kaybetmişti.
]]>Cameron, bir web sitesine yaptığı açıklamada, filmin ilk vizyon tarihinden sonra birkaç hafta daha yayında kalması gerektiğini fakat 3D gösteren salonların azlığından ve salonların Alis Harikalar Diyarında için tutulmuş olduğundan dolayı erken kaldırıldığını, bunun da filmin hasılatına etki ettiğini söyledi.
Tam tarih belli olmamakla birlikte, Ağustos’tan sonra uygun bir zamanı kolladıklarını ve 3D salonlarda filmin yeni sahnelerle birlikte yeniden izleyiciyle buluşacağını belirten Cameron, bu tarihe kadar, ülkemizde de satışı başlamış olan DVD ve BlueRay’ler ile filmi evde de izleyebileceğimizi söyledi. Fakat bu filmin izleyicisinin, filmi özellikle sinema salonunda izlemeyi tercih ettiğini, bunun bambaşka bir deneyim olduğunu düşündüklerini bildiğini söyledi.
Eklenen sahnelerin, Avatar’ın devamına bir davetiye niteliğinde olduğunu açıklayan Cameron, “Pandora‘daki okyanusa odaklanacağım bu kez, oldukça zengin, karmaşık, çılgın ve yaratıcı bir okyanus olacak ve sadece bir yağmur ormanından ibaret olmayacak gördükleriniz.. ” diye ekledi.
]]>”İstanbul’da 2010 yılında 10 milyon turist hedefliyoruz. İkinci hedefimiz ise daha fazla para harcayan turistin gelmesine yönelik çalışmalar” diyen Bilgili, bu hedeflerin yanında dünyanın yaşadığı ekonomik kriz ile bunun turizme yansımasının göz önünde bulundurulması gerektiğini ifade etti.
Türkiye’nin geçen yıl en büyük 10 turizm ülkesi arasında yer aldığını ve turist sayısı artan tek ülke olduğunu anlatan Bilgili, ”Bunu, bu yıl yaşayacağımız zorlukların bir müjdecisi olarak değerlendirmek lazım. Çünkü turist sayısı düşen ülkeler büyük bir hızla tedbirlerini alacaklardır tokat yedikleri için. Bizim, tokat yemediğimiz için bir rehavete kapılmamamız gerekir. Tedbirlerimizi aldık ama herkesin tedbir alması gerekir. Turizm böyle dinamik bir sektör. Bu rehavetin olumsuz sonuçlarını da görebiliriz, böyle bir ihtimal de var” dedi.
İSTANBUL’UN AVANTAJI
Bilgili, 2010 yılının Avrupa Kültür Başkenti olmasının İstanbul’a olumlu bir yansıması olacağını düşündüklerini ifade ederek, ”Ancak henüz ilk 2 ayda bir düşme var. Bu da bir realite, bunun da çeşitli nedenleri var” diye konuştu.
Artış beklerken düşüşün yaşanmasının şaşırtıcı bir sonuç olduğunu, ancak bunun için bir faktör bulamadıklarını dile getiren Bilgili, şunları söyledi:
”Bu düşüşün bir nedeni olarak Avrupa’da uzun süren kışlar görülebilir. İstanbul’a en çok gelenler Almanlar. Bunların sayısında bir düşme var. Daha önce yaşanan domuz gribinin etkilerini yeni görebiliyor olabiliriz. Birçok faktör olabilir. Mart ayındaki rakamlarda hızlı bir geçişe geçeceğimize yönelik işaretler var. Bu durumu kurtaracağımızı ve hızlı bir yükselişe geçeceğimizi düşünüyoruz.”
İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olmasının önemli bir turist akışı sağlayacağına inandıklarını ifade eden Bilgili, ”2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın sağladığı maddi imkanlarla İstanbul için ilk defa Avrupa’da bağımsız bir tanıtım kampanyası yürütülüyor. Avrupa’nın tüm şehirlerine gittiğinizde İstanbul görsellerini görmeniz mümkün. Bakanlık bunu yapamamıştı, çünkü bakanlık Türkiye’nin tanıtımını yapıyor. 2010′un sağladığı imkanlarla küresel kanallarda, CNN’de, BBC’de İstanbul reklamları çıkıyor. Bunların da bir geri dönüşümü olacağına inanıyoruz.”
UCUZ ÜLKE İMAJI
Bilgili, Yunanistan’da yaşanan ekonomik krizin turizm sektörü açısından Türkiye’yi etkilemeyeceğini düşündüğünü belirterek, şunları kaydetti:
”Çünkü Yunanistan ile biz komşuyuz. Yunanistan’ı tercih eden turistlerin bir kısmı Türkiye’ye kayabilir. Çünkü Yunanistan’da ne varsa bizde daha güzeli var. Tatil turizmi arayanlar için Türkiye bir tatil cenneti, tarih ve kongre turizmi için bulunmaz bir ülke, kültür turizmi için bulunmaz bir imkan. Dolayısıyla artı olarak yansıyacağını düşünüyoruz.”
Krizle rekabet edebilmek için kalitenin düşmemesi, ancak fiyatların rekabet edebilir ortama çekilmesi gerektiğini vurgulayan Bilgili, ”Bizim, ucuz ülke imajını süratle silmemiz gerekiyor. Türkiye’nin önüne koyduğumuz turizm vizyonlarından birisi de bu. Rekabet etmek ayrı şey, ucuz ülke imajına sahip olmak ayrı bir şey. Rekabet etmek için fiyatınızı düşürebilirsiniz ama rekabet etmek için fiyatınızı olağanüstü düşürürseniz ucuz ülke olmuş oluyorsunuz. O yanlış bir strateji” diye konuştu.
OTEL YATIRIMLARI
Bilgili, istikrarlı bir artış olduğu takdirde turizm tesisi açısından İstanbul’un bir sıkıntısının olmadığını belirtti.
Özellikle Anadolu yakasında büyük bir turizm yatırımı atağının olduğuna değinen Bilgili, şunları kaydetti:
”Anadolu yakası ile Avrupa yakası, 5 yıldızlı otel yatırımı açısından eşitlenmiş durumda. Tabii ki İstanbul’da kendini farklı şekilde konumlandıran tesisler, restoranlar, oteller var. Tarihi yarımada da butik otelciliği teşvik ediyoruz. Tarihi yarımadada devasa yapılar yapma şansınız yok. Çünkü buna ne tarihi yarımadanın konumu müsaittir, ne de biz böyle bir şey öneriyoruz ama tarihi yarımadada küçük butik otel tarzındaki yapıları özendiriyoruz. Çünkü onlarla bir aile ortamı yaratabiliyorsunuz. İnsanlar o otele gittiklerinde kendilerini yabancı görmüyor. Bazıları da bunu seviyor. Tarihi yarımada daha çok küçük, kendine sıcak bir ortam yaratabilen otellere uygun. İstanbul’a gelen bir misafir ne istiyorsa onu bulma şansı var. En üst seviyede hizmet istiyorsa ya da büyük otel istiyorsa onu da bulma şansı var.”
Bilgili, turistlerin, İstanbul’u tarih, alışveriş, yeme-içme kültürü, konaklama tesisleri ve eğlence dolayısıyla tercih ettiklerini anlattı.
YOLCU GEMİLERİ
Ahmet Emre Bilgili, İstanbul’un yolcu gemileri için liman sıkıntısının olduğunu, yolcu gemisiyle kente gelen turistlerin trafik nedeniyle tarihi yarımadayı gezmekte zorlandıklarını belirtti.
Liman sıkıntısını gidermeye yönelik çalışmaların olduğunu ifade eden Bilgili, ”Gemiyle gelen yolcular tramvay yolunu kullanarak özel bir hatla tarihi yarımadaya gelecek ve aynı şekilde geri dönecek. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu konu üzerinde çalışıyor” dedi.
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın bu yıla dair birçok projesinin bulunduğunu, özellikle restorasyon projelerinde atağa geçildiğini aktaran Bilgili, ”Ajansın sağladığı imkanlarla her tarafı iyileştirmeye çalışıyoruz. Şimdiye kadar yapamadığımız kadar yapıyoruz ama restorasyonun da bir mantığı var çok fazla hızlı gidemiyorsunuz. Bu işin bir doğası var. Son derece geniş bir imkana kavuştuk. Bu konuda çalışabildiğimiz kadar hızlı çalışıyoruz. Bunlar hep İstanbul’a akını hızlandıran faktörler” diye konuştu.
Son albümünüzün adı “Hande’ye Neler Oluyor”. Gerçekten de Hande’ye neler oluyor?
- Hande anlayana da, anlamayana da hep aynı aslında. Hep inancının peşinden koşuyor. Değişmeyen tek huyum bu. ınandıklarımı yaptığım için mutlu bir insanım. Başkalarını mutlu etmek için yaşamıyorum.
Hep inandıklarınızı yapıyorsunuz. Peki insan kendini zaman zaman beyazların içindeki tek siyah gibi hissetmez mi?
- Bazen öyle oluyor. Ama cesaretim, özgüvenim ve inancım var. Denemeyi seviyorum. Sürekli gelişim ve değişim içindeyim. O değişim zamanla olacağına ben daha en baştan kabul ediyorum. Sürekli kendimi “Artık biraz daha büyü, biraz daha cesur ol” diye motive ediyorum. Yüzlerce “Kırmızı” yapıp para kazanmak kolay mesela, ama benim niyetim insanları heyecanlandırmak.
Sekizinci albümünüzü çıkardınız. ılk albümden bu yana nasıl yol aldı Hande Yener?
- “Secret” kitabını doğduğumdan beri uyguladığımı görüyorum. Albümüm çıkmadan önce kendi kendime “Çok farklı bir müzik yapacağım, enerjim çok dikkat çekecek” diyordum, bunu başardım. Ama hiçbir zaman Hande Yener markasıyla ilgilenmedim. 10 yıl olmuş müzikte, ama ben dönüp arkama yeni bakıyorum daha… Ve “Doğru yapmışım” diyorum. Çünkü hep kalbimin sesini dinledim. Bundan sonrası için de hiçbir korkum yok. Stratejik olmayı ve reklam kokan hareketleri sevmiyorum.
Bu albümle pop müziğe dönüş yapmadığınızı, amacınızın pop müziğe yenilik getirmek olduğunu söylemişsiniz. Yine de pop müziğe dönüş sayılmaz mı bu?
- Ben yarın rock albümü de yapabilirim ama… Evet, bir dönem poptan zevk almadım ve elektronik müzik yaptım. Çünkü üreten kişiler de mükemmel şarkılar yapmıyordu. “Kırmızı”dan sonra gelen şarkılar yavandı. Üç tane elektronik müzik albümü yaptım. Müzikte o kadar yenilik olurken ben “Sana kırmızı çok yakışıyor” demeye devam edemezdim. Bir de ben hiçbir zaman şan şöhret için şarkıcı olmadım. Onlar benim için teferruat. O zaman canım elektronik yapmak istedi, sonra popu özledim. Yarın belki elektrorock, belki akustik albüm yaparım, belli mi olur. Biz her şeyi yapabilmeliyiz, buna izin vermeli insanlar.
NAİF BİRİ DEĞİLİM BANA SERTLİK YAKIŞIR
Sizin ve Ajda Pekkan’ın şarkılarının güçlü kadın şarkıları olduğunu düşünüyorum. Hata yapan sevgilisine “Arkanı dön ve çık” ya da “Dönme sakın geri, çok gülerim” diyebilen iki kadın.
- Çok haklısın. Bu tarz sözler bana çok uyuyor, çünkü ben öyle bir kadınım. Bana sertlik yakışıyor, naif biri değilim çünkü. Duygusalım ama keskinim de. Bir şeylerin bitme zamanı gelmişse, acı çekmeyi göze alırım. Acıdan korkmuyorum.
Oğlunuz kaç yaşında oldu bu arada?
- 20 yaşına girdi. O beni çok destekliyor. Bu albüm için “Hiçbir albümünde bu kadar taciz edilmemiştim. Arkadaşlarım devamlı seninle ilgili sorular soruyor, çok beğeniyorlar” diyor. O yaşın dikkatini çektiğim için çok mutluyum.
Elektronik müziğe geçtiğinizde insanlar sizi çok eleştirdi. Kötü hissettiniz mi kendinizi, yoksa “Yapmak istedim yaptım” mı dediniz?
- “Romeo” o kadar iyi giderken neyi eleştirdiklerini anlayamadım. Meyve veren ağacı taşlarlar durumunu yaşadım. Başta takmadım, sonra kırıldım. “Niye üzerime oynuyorlar acaba” dedim. Bu yüzden o dönem agresifleştim. Hırsımdan ağladığım günler oldu. Sonra bir gün anladım ki yeni bir elektronik albüm yapmaya enerjim yok. Sıkıldım. Pop bir şey yapasım vardı. Daraldığım bir günde karar verdim buna. Bu sefer “Kiminle yapacağım” sorunu çıktı. Birçok pop müzik bestecisiyle görüştüm. Gelen şarkılardan en çok “Sopa” beni etkiledi. Sinan bana özel haute couture bir albüm yaptı.
DEMEK LADY GAGA DA GÖNÜL YAZAR TAKLİDİ
Size “Çakma Madonna” denilmesine bozuluyor musunuz?
- Yooo! Zaten ülkede iki tarz var; o iki tarzın çakması herkes. Ben Madonna’nın müziğini mi kopyalıyorum, onun tarzını mı kopyalıyorum? Keşke onun müziğinin sound’unu yakalayabilsem! Ben Madonna’yı seviyorum. Onun enerjisini örnek alıyorum. Bir, iki kere de mayo giydim. Vizyonu bu kadar olanlar da bana böyle bir yakıştırma yaptı.
Cengiz Semercioğlu köşesinde “Hande’nin fotoğrafları Lady Gaga’nın çakması” dedi. Öyle mi gerçekten?
- Kadın sahnedeyken çömelmiş, fotoğrafını çekmişler. Ben fotoğraf çekiminde çömelmişim. Çömelemeyecek miyim yani! Dergiler de, gazeteler de yurtdışındakileri taklit ediyor. Köşe yazarları da, diziler de, sit.com’lar da taklit. Ülkemizdeki her şey taklit… Dünyada hiçbir şey, hiçkimseye ait değil. Saçlarım kaküllü Lady Gaga diyorlar, o zaman Lady Gaga’da Gönül Yazar’ı taklit ediyor! Bu çok saçma. Herkes önce aynada kendisine bakacak.
Mayo deyince sormadan edemeyeceğim; bu vücudun sırrı nedir?
- 7 yıldır öyle bir spor yaptım ki… Bana soruyorlardı “Olimpiyatlara mı hazırlanıyorsun” diye. Yerlerde süründüm. Belli bölgelere öyle yağlar oturmuştu ki zamanında. Vücut hatlarımda problem vardı. Popomu, bacağımı beğenmiyordum. Çok ciddi hocalarla çalıştım. 7 yıl günde 2 saate varan çalışma yaptım. şimdi günde 20 dakikayla koruma yapıyorum.
BEN HİÇBİR ZAMAN KAFA KOPARICILARDAN OLMADIM
Ünlü kadınların çoğu “Ancak kendi seviyemde bir erkekle birlikte olurum” diyor, daha çok işadamlarıyla aşk yaşıyorlar. Ama sizin aşk konusunda mevki takıntınız yok gördüğümüz kadarıyla. Nedir sizin farkınız?
- Hiçbir zaman kafa koparıcılardan olmadım! Ben kendi paramı kazanıp, kendi paramı harcamayı çok severim. Hayatta hiçbir şeyin garantisi yok. Hayatımıza soktuğumuz insanların da garantisi yok. Bunlara bel bağlayarak yaşamak çok kötü. Maddiyat uğruna birinin tutsağı olmanın, yarı açık cezaevinde yaşamaktan farkı yok bence. şekilci değilim. Ben ilk çıktığım zamanlarda “ızmirli bir işadamıyla birlikte” diye haberimi yaptılar. Hemen aradım. “Yalan haber bile yapacak olsanız ‘ızmirli bir çocuk’ deyin” diye tepki gösterdim. Beni olmadığım bir şekilde yansıtamaz kimse! Ben tezgahtarlıktan geldim. ıstesem o adamlara ulaşırım, o adamlarla olurum. 20 yaşında öyle biriyle evlenir, albümümü de ona yaptırırdım. Bu kadar çileler çekip, 28 yaşında albüm çıkarmazdım.
Ziynet Sali “Sopa şarkısını ilk ben okudum” dedi, bir de Sinan Akçıl’la sizin ilişkiniz olabileceğini söyledi. Doğru mu?
- Doğru, ben “Sopa”yı ilk Ziynet’in sesinden dinledim. Sinan bana dinletmeden önce demo’yu ona okutmuş. “Hande gibi okusana” demiş. Ziynet de benim havamda okumuş. Ama diğer konuyla ilgili herkes her konuda yorum yapmaya bayılıyor. Bizler sadece şarkılara yorum yapalım.
Gerçekten Sinan Akçıl’la bir ilişkiniz olsa bunu söyler misiniz?
- Böyle bir şey yok ama olsa söylenirdi. Bunun bu kadar skandal haline getirilip konuşulması beni rahatsız ediyor. Albümüm yeni çıktığında da Can Tanrıyar’la birlikte diye haber yaptılar. Benim bir sürü ünlü arkadaşım var. Onlarla dışarı çıkamayacak mıyım?
Kadir Doğulu’yla yeniden bir araya gelme şansınız olabilir mi?
- Cevabını bir tek Tanrı bilir. “Hayır” desem de, “Evet” desem de yalan olur.
Bütün kapılar kapandı mı?
- E kapandı tabii. Çünkü iyi olmadı arkadan çıkan yazılar ve hareketler. Güzel hatıraları suya gömdü. Ama insanız hepimiz. O yüzden ne olacağı belli olmaz. Fakat benim böyle bir niyetim yok. Bunu biliyorum.
EVLİ İNSANLAR, BEKARLAR KADAR İYİ MÜZİK YAPAMAZ
Özel hayatımda sadece ve sadece müzik var. “Kariyer de yaparım, aşk da” diyorlar ya. Yok öyle bir şey. Ben inanmıyorum. Sadece müzikle evli olursan, müzik sana o kadar karşılık veriyor. Müziği evlilikle yürüteceğine inanan, bence iyi müzik yapamaz. Evliyken yaptığınız müzikle, bekarken yaptığınız müzik arasında enerji farkı var. Evli kafasında daha sakin ve durağan müzik yapıyorsunuz. ıçinizde fırtınalar kopması için evli olmayacaksınız. Eş tercihimi müzikten yana kullandım.
DEMET ARTIK BENİM KIZ KARDEŞİM
Tanıdığınız tek Demet, Demet Şener’di. Peki Demet Akalın’la nasıl tanıştınız?
- Medya sağ olsun! Aslında biz yıllar önceden tanışıyoruz Demet’le. İlk albümünden sonra ara vermişti. Ben ona hep “Albüm yap” diyordum. Sonra bir şekilde gıcık olduk, birbirimize salladık durduk. O süre içinde karşı karşıya da gelmedik hiç. Sonra bir gün gazetede Demet’in resmini gördüm. Artık antipati duymadığımı fark ettim ona. Bir radyo programında sordular “Söz yazıyorsunuz. Demet Akalın’a da yazar mısınız” diye. “Tabii canım ona karşı negatifliğim geçti” dedim. O da duymuş, çok hoşuna gitmiş. Bir televizyon programını aradı. Telefonda konuştuk, gülüştük. “Haydi buluşalım” dedik. O gece buluştuk. Döktük eteğimizdeki bütün taşları. “Çocukluk yaptık” dedik. Sarıldık, öpüştük. Ertesi gün beni aradı, “Önder bana evlenme teklif etti” diye. Böyle bir anda kız muhabbetine dönüştü iş. şimdi artık kız kardeşim o benim. Kavgalarımız ne kadar gerçekse, barışmamız da o kadar gerçek.
]]>